Karadeniz kenarında, kendi halinde ama özgür bir kasaba vardı. Denizi besleyen dereler boyunca söğüt ağacı olması oranın en güzel özelliğiydi. Kasabanın en şirin evlerinden birinde oturuyordu Mustafa. Yapamadığı oyuncak yoktu; kasabadaki tüm çocuklar ona imrenir ve ondan kendisine oyuncak yapmasını isterdi. Tabii o da tabi kırmazdı arkadaşları. Fındık dallarından, ahşaptan arabalar, at, kılıç, tırmanma çubuğu ve akla gelmedik birçok oyuncak yapardı. Ama Mustafa’nın en sevdiği oyuncak söğüt dalından düdük yapmaktı. Babası denizden gelirken annesine haber ermek için yapmıştı o oyuncağı, hatta o kadar sahiplenmişti ki, ona oyuncak diyenlere kızardı.
Kasabaya o yıl sürgün bir kütüphane memuru geldi. Tabii beraberinde
bazılarına bugün ‘dünya klasiği’ diyeceğimiz bazılarının ise adını hiç
duymadığımız kitaplarıyla… Zaten o yüzden sürülmüştü ya. “Vizontele” deki gibi
kütüphanesi olmayan bir yere kütüphane memuru olarak atanmıştı. Yeni yurduna
gelir gelmez, ambardan bozma bir yere kasabalıların da desteğiyle kütüphane
denilmeye dil varmayan birkaç kitaplıktan oluşan barınak kurdu.
Mustafa’nın dersleri iyiydi ve diğer çocukların aksine kitaplara
hayrandı. Artık her gün küçük barınak kütüphaneye gider, sessizce bir kaç kitap
alır sonra koşarak eve dönerdi. Bir gün sonra da onları okuyup yenileri alırdı
kütüphaneciden. İyi anlaşıyorlardı.
Kütüphanecinin Mustafa yaşlarında bir kızı vardı. Babasının sürekli
başka yerlere atanmasına alışamamıştı bir türlü. Her gittiği yerdeki çocuklara
kendini kabul ettirmeye çalışıyordu. Çok küçük olmasına rağmen yorulmuştu bu
durumdan. Artık, hep kütüphanede olan babasından ayrılmıyor ve okunmadık kitap
bırakmıyordu; özellikle bilimle ilgili olanları.
Mustafa da kütüphaneye daha sık gider oldu. Sıkıla sıkıla bir gün
öğrendi kızın adının Elif olduğunu, kitapta adı yazıyordu. Artık o da
kütüphaneden çıkmaz oldu. Her gün Elif’le kitap okur, kasabadan Karadeniz’in
dalgalarını ve akşam esen yelin söğüt dallarını sallayışını izlerlerdi. Çocukluk
aşkıyla yapılan her şey nasıl efsane gözükürse onlar da kendi masallarını
yaşıyorlardı. Oyuncaklarını artık Elif için yapıyordu.
Bir sabah yine koşarak
gittiği kütüphanede ne Elif’i ne de babasını göremedi. Korkuyla ve üzüntüyle hemen evlerine koştu. Yoksa henüz fark etmediği ama büyünce
arkadaş ortamlarında muhabbet olsun diye anlatılan çocukluk aşkını bir daha
göremeyecek miydi? Hızla evlerinin kapısını vurduğunda, denizci babasının
hep sevmesini söylediği Allah’a dualar ediyordu: “ Ne olur gitmemiş olsunlar,
n’olur Allam”
Kütüphaneci açtı kapıyı, buradaydılar. Elif’in ateşinin çıktığını ve çok
hasta olduğunu söyledi; ama ne doktor ne de ilaç vardı kasabada. Çaresizdiler.
Ne yapsalar faydasız; ağrısını bir türlü dindiremediler.
Mustafa’nın gözüne sabaha kadar uyku girmedi o gece. Yorganı kafasına
çekip kimseye hissettirmeden ağladı. Elif’in durumu mahvetmişti onu. Herkes
uyuyunca geceleri hep yaptığı gibi gökyüzünü seyretmeye başladı. Sonra:
"En azından Elif’i eğlendirip daha iyi hissetmesini
sağlayabilirim" diye geçirdi aklından ve söğüt dalından sadece babası için
yaptığı, kimseye vermediği düdükten bir tane de Elif’e yapmaya karar verdi.
Sabah koşarak gittiğinde Elif hala hasta ve ateşler içindeydi; ama çok
mutlu oldu düdüğü görünce. Hasta olmasına rağmen akşama kadar üfleyip eğlendiler.
Ne yapıldıysa düşmeyen Elif’in ateşi ve ağrısı o akşam inanılmaz
derecede azaldı ve bir gün sonra hiç bir şeyi kalmadı. Nedenini ne kütüphaneci
ne de diğerleri bilemediler. Kimsenin de umrunda değildi zaten; iyileşti ya, bu
yeterdi.
İki gün sonra haber geldi kütüphaneciye: Sürgün.
İki çocuk da daha önce hiç bu kadar üzülmemişlerdi. Mustafa’nın
hayatında bu yokluk hep var oldu.
Sonunda gitti kütüphaneci; başka kasaba başka hayat. Okudu Elif; çok
sevdiği bilimin peşinden gitti ve Ankara’da mühendislik bölümünü kazandı. Mustafa’dan
daha sonra hiç haber alamadı; attığı mektuplar da hep geri dönüyordu. O kasaba,
deniz, kitaplar, söğütten düdük, hasta olması çıkmıyordu aklından.
Elif bilimin her koluna ilgi duyardı. Yine bir gün okula giderken
Bilim-Teknik dergisini alıp çantasına attı. Ders öncesinde arkadaşlarıyla
bahçeye oturdular. Sonra Elif’in aklı eski günlerde karıştırmaya başladı dergiyi.
15. sayfa, tıp bölümü:
“Aspirinin ve birçok ilacın ham maddesi: söğüt dalı”
Elif kaldırdı başını, bir kaç damla yaş düştü sayfalara.
Artık her şey daha netti…
-son-

.jpg)