8 Mart 2014 Cumartesi

SÖĞÜT DALINDAN DÜDÜK


Karadeniz kenarında, kendi halinde ama özgür bir kasaba vardı. Denizi besleyen dereler boyunca söğüt ağacı olması oranın en güzel özelliğiydi. Kasabanın en şirin evlerinden birinde oturuyordu Mustafa. Yapamadığı oyuncak yoktu; kasabadaki tüm çocuklar ona imrenir ve ondan kendisine oyuncak yapmasını isterdi. Tabii o da tabi kırmazdı arkadaşları. Fındık dallarından, ahşaptan arabalar, at, kılıç, tırmanma çubuğu ve akla gelmedik birçok oyuncak yapardı. Ama Mustafa’nın en sevdiği oyuncak söğüt dalından düdük yapmaktı. Babası denizden gelirken annesine haber ermek için yapmıştı o oyuncağı, hatta o kadar sahiplenmişti ki, ona oyuncak diyenlere kızardı.
"Oyuncak değil. Babamı, annemi sevindiren düdük o!" derdi soranlara.



Kasabaya o yıl sürgün bir kütüphane memuru geldi. Tabii beraberinde bazılarına bugün ‘dünya klasiği’ diyeceğimiz bazılarının ise adını hiç duymadığımız kitaplarıyla… Zaten o yüzden sürülmüştü ya. “Vizontele” deki gibi kütüphanesi olmayan bir yere kütüphane memuru olarak atanmıştı. Yeni yurduna gelir gelmez, ambardan bozma bir yere kasabalıların da desteğiyle kütüphane denilmeye dil varmayan birkaç kitaplıktan oluşan barınak kurdu.
Mustafa’nın dersleri iyiydi ve diğer çocukların aksine kitaplara hayrandı. Artık her gün küçük barınak kütüphaneye gider, sessizce bir kaç kitap alır sonra koşarak eve dönerdi. Bir gün sonra da onları okuyup yenileri alırdı kütüphaneciden. İyi anlaşıyorlardı.
Kütüphanecinin Mustafa yaşlarında bir kızı vardı. Babasının sürekli başka yerlere atanmasına alışamamıştı bir türlü. Her gittiği yerdeki çocuklara kendini kabul ettirmeye çalışıyordu. Çok küçük olmasına rağmen yorulmuştu bu durumdan. Artık, hep kütüphanede olan babasından ayrılmıyor ve okunmadık kitap bırakmıyordu; özellikle bilimle ilgili olanları.    
Mustafa da kütüphaneye daha sık gider oldu. Sıkıla sıkıla bir gün öğrendi kızın adının Elif olduğunu, kitapta adı yazıyordu. Artık o da kütüphaneden çıkmaz oldu. Her gün Elif’le kitap okur, kasabadan Karadeniz’in dalgalarını ve akşam esen yelin söğüt dallarını sallayışını izlerlerdi.  Çocukluk aşkıyla yapılan her şey nasıl efsane gözükürse onlar da kendi masallarını yaşıyorlardı. Oyuncaklarını artık Elif için yapıyordu.
            Bir sabah yine koşarak gittiği kütüphanede ne Elif’i ne de babasını göremedi.  Korkuyla ve üzüntüyle hemen evlerine koştu. Yoksa henüz fark etmediği ama büyünce arkadaş ortamlarında muhabbet olsun diye anlatılan çocukluk aşkını bir daha göremeyecek miydi? Hızla evlerinin kapısını vurduğunda, denizci babasının hep sevmesini söylediği Allah’a dualar ediyordu: “ Ne olur gitmemiş olsunlar, n’olur Allam”
Kütüphaneci açtı kapıyı, buradaydılar. Elif’in ateşinin çıktığını ve çok hasta olduğunu söyledi; ama ne doktor ne de ilaç vardı kasabada. Çaresizdiler. Ne yapsalar faydasız; ağrısını bir türlü dindiremediler.
Mustafa’nın gözüne sabaha kadar uyku girmedi o gece. Yorganı kafasına çekip kimseye hissettirmeden ağladı. Elif’in durumu mahvetmişti onu. Herkes uyuyunca geceleri hep yaptığı gibi gökyüzünü seyretmeye başladı. Sonra:
"En azından Elif’i eğlendirip daha iyi hissetmesini sağlayabilirim" diye geçirdi aklından ve söğüt dalından sadece babası için yaptığı, kimseye vermediği düdükten bir tane de Elif’e yapmaya karar verdi.
Sabah koşarak gittiğinde Elif hala hasta ve ateşler içindeydi; ama çok mutlu oldu düdüğü görünce. Hasta olmasına rağmen akşama kadar üfleyip eğlendiler.
Ne yapıldıysa düşmeyen Elif’in ateşi ve ağrısı o akşam inanılmaz derecede azaldı ve bir gün sonra hiç bir şeyi kalmadı. Nedenini ne kütüphaneci ne de diğerleri bilemediler. Kimsenin de umrunda değildi zaten; iyileşti ya, bu yeterdi.
İki gün sonra haber geldi kütüphaneciye: Sürgün.
İki çocuk da daha önce hiç bu kadar üzülmemişlerdi. Mustafa’nın hayatında bu yokluk hep var oldu.
Sonunda gitti kütüphaneci; başka kasaba başka hayat. Okudu Elif; çok sevdiği bilimin peşinden gitti ve Ankara’da mühendislik bölümünü kazandı. Mustafa’dan daha sonra hiç haber alamadı; attığı mektuplar da hep geri dönüyordu. O kasaba, deniz, kitaplar, söğütten düdük, hasta olması çıkmıyordu aklından.
Elif bilimin her koluna ilgi duyardı. Yine bir gün okula giderken Bilim-Teknik dergisini alıp çantasına attı. Ders öncesinde arkadaşlarıyla bahçeye oturdular. Sonra Elif’in aklı eski günlerde karıştırmaya başladı dergiyi.
15. sayfa, tıp bölümü:
“Aspirinin ve birçok ilacın ham maddesi: söğüt dalı”
Elif kaldırdı başını, bir kaç damla yaş düştü sayfalara.
Artık her şey daha netti…
-son-

4 Mart 2014 Salı

ERCAN KESAL'A MEKTUP

Merhabalar Ercan Bey;
Yazılarınız beni her zaman derinden etkiledi. Özellikle babanızla ilgili yazdıklarınız.”Ben büyüdüm baba” ve” Ölülerimiz nerede ?” nin etkilerini anlatamam bile. Babamla ayrı kuşakta olmamız çok problem olmuştur. Ben ODTÜ’ de öğrenciyim. Gurbette okuyan bir öğrenci olarak her eve gitmeden " bu sefer o konulara girmeyeceğim, babam ne derse çok üstelemeyeceğim." derim siyasi konuları kastederek. Ama dizginlenemez muhalif kişiliğim. Üzülürüm sonra. Gelirim gurbete, aklıma babamla olan tartışmalar takılır. Çevremde hemen hemen kimseye anlatmam, anlatamam bunu.

Bir köşe yazısı okurken (Ne alakası var baba! )gördüm benzer sorunu yaşayan ve bunu çok iyi anlatan başka biri varmış. Yazıların devamını okudukça gördüm ki sadece o sorunu yaşamak değil, asıl yaşayanın kimliği beni bu kadar etkileyen, büyüdüğü yerler, çocukluğu... Bu samimiyeti ve kendime yakınlığı bulamamıştım başka bir yerden. Hem de baba ile en sevilen oğul arasındaki ilişkiyi.

O yazıdan sonra başladı sizinle tanışmam.  Arkadaşlarınızın dediği gibi yazılarını izleyerek okudum. Sonra oyunculuğunuz, senaryolarınız geldi. Hepsi de izler bıraktı.

Sonra “Peri Gazozu” çıktı. Bu yaşanmış yazıların çoğunu okumuş olmama rağmen tekrar tekrar okudum, okutturdum. Sonra Ankara’da bir kitapevindeki imza gününe katılacağınızı duydum (Geçen hafta). Hazırlıkları yaptım. Sizinle tanışacaktım.  Ama sonra hiç hesapta olmayan iş görüşmesi çıktı. Gidip hızlı bir şekilde dönebilirdim trenle. Neticede artık hızlı trenler vardı. Ama aksilikler bırakmadı peşimi. Görüşmenin uzaması, ne zaman biteceği belli olmadığı için trende yer kalmaması…

Sizden ricam Ercan Bey,  bu postayla gönderdiğim kitabınızı imzalayıp yine içindeki zarfla geri yollatabilir misiniz? Çok sevdiğim ve samimi bulduğum yazarın bu kitabını bana her zaman onur verecektir…


                                                                                                   





KABUS



Uyuyamıyorum,
      Karanlık ruhumu daraltıyor.
Ne umutsuzluktan ne de çok ummaktan
      Huzursuzum yeminle
      Kendime acıyorum.

Mimar ONUR aklımda ve ANNESİ

Onlarca insan var çevremde
     Sultan Süleyman gibi zenginim belki de
     Ama o bulmacaya hiç birini uyduramıyorum ki..

Kendi huzursuzluğum
Değil ki kendi derdimden
Sadece kızabiliyorum…

Belediye cumhuriyetinin açtığı çukura düştü adalet
    Duvara bakıyorum: karanlık
    Orhan Veli’yi de öldürdüler

Yastığıma sarılıyorum…